Tımarhanenin Şeytanları
Gerçek tımarhanelerin demir parmaklıkları veya yastıklı duvarları yoktur. En kusursuz tımarhaneler, kapısı ardına kadar açık olan ama kimsenin dışarı çıkmaya cesaret edemediği o görünmez, devasa komplekslerdir. Modern dünya dediğimiz bu açık hava tımarhanesinde, delilik uyumsuzlukla eşdeğer tutulur. Oysa asıl delilik, herkesin aynı ritimde çürüdüğü bir düzene gözü kapalı ayak uydurmasıdır.
Bu tımarhanenin şeytanları efsanelerdeki gibi boynuzlu veya korkutucu değildir; aksine son derece saygın görünürler. Çoğu zaman makul tavsiyeler verir, "adapte olmanızı", "gerçekçi düşünmenizi" ve içinizde usulca yanan o tehlikeli ateşi söndürmenizi fısıldarlar. En büyük silahları sıradanlıktır. Bir insanın kendi karanlığıyla yüzleşmesinden öylesine korkarlar ki, varoluşsal sancılarınızı birer "hastalık" gibi gösterip sizi sürekli aydınlık, sığ ve güvenli sularda tutmaya çalışırlar.
Ama insanın kendi içine doğru başlattığı devrim, tam da bu şeytanların gözünün içine bakıldığında alevlenir. Kendi zihninizin dehlizlerine inmeye, o tekinsiz sessizliği dinlemeye başladığınızda fark edersiniz: Tımarhanenin şeytanları en çok yazılmamış şiirlerin, atılmamış çığlıkların ve kâğıda dökülmemiş mürekkebin içinde beslenir. Sustuğunuz, uyum sağladığınız, kendinizi inkâr ettiğiniz her an onları biraz daha büyütürsünüz.
Bu yüzden yazmak, kelimelere sığınmak sadece estetik bir eylem değildir; bu devasa tımarhanedeki şeytanlara karşı verilmiş onurlu bir hayatta kalma mücadelesidir. Şeytanları susturmanın tek yolu, onların en çok korktuğu şeyi yapmaktır: Kendi deliliğinizi kucaklamak ve o közü, çekinmeden kâğıda dökmek.
— Berkay Doğan
Bu satırlar kendi iç devriminizde nasıl bir yankı buldu? Düşüncelerinizi uluorta yazmak yerine, doğrudan yazarla paylaşın.